23 Eylül 2023 Cumartesi

GamFed Türkiye Oyunlaştırma Haftası Gönüllü Adaylığı Günlüğü 1

Pandemi zamanlarıydı, herkes gibi ben de online bir eğitim arayışındaydım. Bir süre önce arkadaşımdan duyduğum "gamification" kavramını hatırladım ve bir online eğitim platformundan Oyunlaştırma giriş eğitimi aldım. Öğretmen olarak belki oyunlaştırma planları yapacaktım. Fakat daha sonra bu alan ile ilgili hiç bir adım atmadım... Ta ki bu yıl okulumun seminer haftasında Ercan Altuğ Yılmaz ve Zeynep Aydın hocalarımı eğitim için davet etmesine kadar... Ve merak süreci başladı. Atılması gereken tüm adımlar ardı ardına geldi. Eğitimde örnek oyunlaştırma ders planı yapmamız istenmişti. Bazı fikirlerimi Zeynep hoca ile paylaşmıştım hatta heyecanla. Fakat bir türlü fikirlerimi kağıda dökememiştim. Önce Johan Hari'nin "Çalınan Dikkat" kitabını okurken Mihaly Csikszentmihalyi'nin "akış" kavramıyla karşılaştım. Hem özel hayatımda hem de mesleki olarak eksik olan motivasyonum için bana ilk ışığı yakan "akış" kavramı oldu. Aslında hep yapmaya çalıştığım bir şeyi hatırlamıştım: yaptığın işi eğlenerek yapmak, benliğinden kopup kendini akışa bırakmak... Daha sonra Gamfed Türkiye'nin gönüllülük duyurusuyla her şey berraklaştı, ve başvurumu yaptım. 

Geçen hafta gönüllü adayı olma görevleri geleceği duyurusu gelince, nasıl yani dedim. Çünkü bir çok gönüllü görevlerde bulunmuş biri olarak hiç bir zaman gönüllü adaylığı için görevler verileceğini deneyimlememiştim. Günlük koşuşturmanın içinde "şimdi bir de bu görevleri mi yapacağız" dedim, ön yargılıydım. İlk görev geldiği andan itibaren ise hiç beklediğim gibi olmadı. Tam tersine kendimi gönüllü adaylığı oyununun akışı içinde buldum. Günlük görevleri sabırsızlıkla bekler oldum. 

İlk gün genel olarak oyun ve oyunlaştırma kavramlarını açıklayan bir video izleme görevi ile başladı. Ve kendi yolculuğumuzda tılsımlı kelimeleri veya ifadeleri seçmemiz istendi. İkinci gün ise oyunlaştırmanın temel felsefesini oluşturan Mihaly Csikszentmihalyi'nin "Good Business" kitabının özetini okumak ve kendimizin akışta olduğu anları hatırlamak oldu; ki en keyif aldığım görev bu oldu. Çocukluk anılarımdan günümüze mesleki hayatımda en keyif aldığım anları hatırlamama yardımcı oldu. Üçüncü gün ise en zorlandığım fakat sonra düşününce en keyif aldığım görevler arasında kendi oyuncu karakterimi ve avatarımı oluşturmak oldu çünkü her hangi bir dijital ortamda çok sıkılırım. Bu bu görev oyunu eksik yönlerimi keşfetmeme ve kendime meydan okumama yardımcı olduğu için çok kıymetli bir süreç oldu. Dördüncü günde ise Gamfed Türkiye'nin hazırladığı Gamification Decards TOY oyun kartları ile tanışmak ve bize yakın gelen kartı seçmek oldu. Bu görevde de zorlandığımı söyleyebilirim, aslında her gruptan birer kart seçip tam bir oyunlaştırma seti oluşturmayı planlamıştım fakat kısıtlı sürede sadece bir kart ile sınırlı kaldım. O da "oyuncunun yolculuğu: uzmanlık" kartı oldu. Beşinci gün görevi ise iki uygulamadan biri seçmek oldu; İngilizce öğretmeni olduğum için Linqi App'i seçmedim. Android telefonum olmadığı için ise Hocus Focus'a eşimin telefonundan ulaştım, tam bir işbirliği içinde çalıştık :) Teknik zorluklara meydan okuyarak heyecanla görevimi yerine getirdiğim için kendimle gurur duydum :)) 

Ve işte oyunu ve oyunlaştırmayı hayatıma nasıl dahil ettiğimi anlattığım altıncı gün görevindeyiz :)

Neler yaşadığımı hatırlarken, bu oyunun bir parçası olduğum için mutlu olduğumu fark ettim. Bundan oyun ve oyunlaştırma kavramlarını ders planlarıma ve hayatımın her alanına dahil edeceğime veya aklımın bir yerinde olacağına eminim. Belki bundan sonra verilen görevlerde başarılı olurum ya da olmam, bilemiyorum. Fakat emin olduğum bir şey var: sürecin bir parçası olmak asıl mesele... GamFed Türkiye ekibine, emeği geçen herkese teşekkürler. 




#gamfed2024

#gamification

#oyun

#oyunlaştırmahaftası

16 Haziran 2021 Çarşamba

Anıların peşinde...

Son zamanlarda 20li yaşlardaki anılarımı hatırladığımı fark ediyorum. Sanki yaşama tutunmak için o anılara geri gitmem gerektiğini hissediyorum. Ve neden sonra Virginia Woolf'un şu düşüncesiyle karşılaşıyorum, daha ilk sayfasını açtığım bir kitapta üstelik.... :

"Hayatın bir dayanağı varsa, bu bir anıdır"*

Bu cümle üzerine düşünüyorum uzun süredir.... Çünkü:

"Geçmiş, güzeldir,... çünkü insan bir duygulanımı zamanında fark etmez. Daha sonra gelişir bu, dolayısıyla bizler şimdiyle ilgili tüm duygulanımları yaşayamayız, ancak geçmiştekileri yaşayabiliriz".* 

(Katie Ponder illustration)

Anıların peşinden gidiyorum. Gözümü kapattığımda çocukluğumdaki ya da gençlik yıllarımdaki bir an'a gidiyorum. Eski fotoğraflara dalıp gidiyorum. Ve hatırlıyorum o geçmişi... benim geçmişimi.. Tercihlerimden, seçimlerimden, üzüntülerimden, sevinçlerimden, beklentilerimden, başarısızlıklarımdan, hayal kırıklıklarımdan... oluşan o geçmişimi....Mutlu veya mutsuz, ama güzel...


(*Lyndall Gordon'ın kitabı "Virginia Woolf Bir Yazarın Yaşamı" kitabından alınmıştır.)



1 Mayıs 2021 Cumartesi

Geçmişe dair net olmayan görüntüler

 Neredeyse bir yılı aşkın bir süredir bir çok duyguyu aynı anda yaşıyoruz, deneyimliyoruz. Hepimiz farklı acılar, buhranlar yaşıyoruz belki de... En çok da kendimize döndüğümüz bir zamandayız, fakat bu iyi bir kendimize dönüş olamayabiliyor bazen.... Beden sağlığı mı, ruh sağlığı mı ikilemini çok yaşıyorum. Sanırım ikisi de birbirine bağlı.

Kendi kendime kaldığım bu dönemde, daha önce olmadığı kadar geçmişime dair görüntüler görüyorum. Rüyada değil üstelik. Gündüz vakti, örneğin bir şey dinliyorum, ya da bir görüntü görüyorum ve aklıma birden bire çocukluğuma ait görüntüler beliriyor. 

Geçen gün o kadar gerçekçi bir görüntü gördüm ki, sanırsın oradayım, o andayım... Çok acayip hissettim. 

İlkokulun belli bir kısmını Bulgaristan'ın Silistre şehrinde "Kiril i Metodi" (ОУ "СВ.СВ.КИРИЛ И МЕТОДИЙ") okulunda okumuştum. Okuldayım, ikinci sınıftayım. Türk olarak sınıfta azınlıktayım, köyden yeni geldiğim için "cahil" olarak nitelendiriliyorum, üstelik azınlığım. Fakat "başarılı" olduğumu anladıklarında, bana bakışları değişiyor. Rakip azınlık oluyorum bu sefer. Neyse... Üniforma yok, istediğimiz gibi giyiniyoruz. Serbest kıyafet ayrı bir baskıydı üzerimde hissettiğim. Türk azınlık, köylü, zengin olmayan, imkanları kısıtlı bir kız çocuk.... Benden daha kötü durumda olanlar vardı, nedense gözünüz sizden "daha iyi" olanları seçiyor ve kendinizi kıyaslamaya başlıyorsunuz o "daha iyilerle".... Annemin diktiği pötikare eteğim ve dantel yakalı bir bluzum vardı o zamanlar, ve rugan ayakkabılarım. Bu kıyafetler var üstümde. Saçlarım küt kesim, yanaklarım tombiş, hafif pembe.  Bina çok eski, yüksek tavanlı, yüksek ahşap kapıları var.. o zamanlar gözüme devasa geliyorlar tabi. Ahşap parke sınıflar, yürürken gıcır gıcır ediyor. Ben okulun koridorundayım Matematik öğretmenimin arkasından koşturuyorum (çok severdim onu, beyaz saçlı tonton bir insandı, maalesef adını hatırlayamıyorum artık). Elimde bir defter, ona soru soracağım sanırım. Ve görüntü burada bitiyor. Acaba bu gerçek bir an mı? Yoksa zihnimde kalan anlardan bir kolaj mı? Cevap çok net değil. 

Unutmamak için burada kalsın. Deftere de yazabilirdim ya da herhangi bir Word sayfasına yazıp bilgisayarın derinliklerinde bu anıyı unutabilirdim. Burada kalsın daha iyi.

27 Aralık 2020 Pazar

Yıllar sonra....

 İlk blog yazımı 2010'da yayınlamışım. Çok nadir de olsa düşünürdüm, saçmaladığım bir blogum var diye aklıma düşerdi. Tesadüfen bir şeyler araştırırken bir bloga bakınırken, google hesapları sağ olsun, blogumu hatırlattı. İlk yazımda da dediğim gibi "zaman buldukça yazılır". Sözümü çok iyi tutmuşum. Ve zaman bana epeydir uğramamış anlaşılan... son yazımın üzerinden 7 yıl mı geçmiş ? İnanılmaz.... yıllar sonra tavan arasında eski bir koliye tıkıştırılmış defterlerin arasında bulunan lise günlüğü gibi.... pişmanlık duymadım aslında. Hay aksi!
neden yazmadım bunca zamandır diye hayıflanmadım da.

Zamanın içinde akıp gitmek gerekir bazen....

Yine de biz birbirimize söz vermeyelim sevgili blogçuğum.... 

Bugün hayat bana bir şeyler öğretti yine. Daha doğrusu önceden idrak ettiğim olguları, olayları, insan ilişkilerini vs tekrar gözüme soktu demem lazım.
Baaaaak! dedi hayat. Neler oluyormuş ta nasıl insanlar varmış ta.... Gözüme gözüme, yüzüme yüzüme.
Ben bir çirkef, böyle pis bakışlı, meymenetsiz insandan korkarım, başka da kimseden korkmam. Korku dediğim de öyle korku değil. Çirkef insan karşıma çıkınca nasıl karşılık veririm şeklinde bir savunma ve saldırı mekanizmam daha oluşamadı maalesef. Sanırım aynı derecede şirret olmak gerekir.
Ben şöyle görüyorum bu kişileri... Bir iş yerinde çalışma arkadaşın diyelim ki... Sabahtan akşama sızlanır, dert yanar, vay efendim çok işim var hep ben mi diye ağlar, ağlar ama hep oturur vaziyette çene çalarken görürsün  bu kişiyi. Sonra kraldan çok kralcıdır. Patron girer kapıdan mesela, hemen zangır zangır dikilir karşısında, aman efendimler filan, ama patron çıkar çıkmaz arkasından saymalar sövmeler, daha neler neler. Sonra, gerçekte olmayan bir olayı büyütür abartır, suçu başkasına atar, hiç gereği yokken olayı lehine çevirir oradan bir pay kapar. Hep hak yer mesela, yer yer yer doymaz. Kuyunu kazar, rahat duramaz. Bünye alışmış bir kere. Pistir işte, kötüdür. "Fişteklemek" diye bir kelime var, nedense. Ama işte böyle kişiler için tam uyuyor. Bu kişi etrafındaki kişileri de fiştekler. Hep yarışır mesela, haddinin erişemediği kişilerle yarışır. Nasıl bir öz güvendir bu!
Asıl gücü elde eden değildir bu kişi, ama o güç olmak ister, ezmek için kıvranır. Yalakadır bir nevi, gurursuzdur, ama mertlik pozları verir, gurur nutukları atar. Yarışır, yarışır, hep yarışır...
Ah! İşte, hayat, bu anlamlı günde bana bu kişinin varlığını hatırlattın yine... Ben ne edeyim, nerelere gideyim... Onlar her yerde... Birçok dünyevi sorunun yanında bir de bu küçük beyinlerle aynı havayı solumak... zorunda olmak...

13 Mart 2013 Çarşamba

garip.

Ölümün teknolojik boyutunu ve sosyal medyadaki varlığını düşünüyorum bu aralar...günümüzde insan ölünce, cep telefonuna ne olur? nereye gider? imha edilir mi? aranırsa kim cevap verir? ölen kişinin numarası hala telefonumda kayıtlı, silmeli miyim? silmek garip geliyor, ama silmemek de öyle. Peki ya Facebook, Twitter ve diğerleri... Ki sonsuza kadar var olan ve silinmeyen rivayetler varken... Resimler, iletiler, paylaşımlar... Ölen kişinin duvarına taziye yazmak mesela, tüylerimi ürpertiyor. Ya da Twitter'da "mention" atmak... Neye yarar? Ölen kişi için değil de, ölen kişinin tanıdıkları, arkadaşları, ailesi için trajik ve biraz da absürd bir durum. Ölen kişinin tanışları için ağır, bir o kadar da kendini hafifletme yolu. Bir nevi ikiyüzlülük. Bu kitle durmaz, neden arar, yaftalar, kategorize eder, böler parçalar yine durmaz. Garip bir şekilde insan, ölen kişinin profiline bakmak, google'da hakkında bilgi aramak istiyor; Twitter'da yazdıklarını tarayıp bir neden arıyor. Fakat, bu performans gerekli mi sahiden? Gereksiz, boşuna bir çaba sadece. Neyin çabası, vicdanını hafifletme çabası mı? Hafifletecek nedeni sosyal medyada bulsan ne olacak?

12 Mart 2013 Salı

belirsiz.

bazen içinde bulunduğum anın aslında içinde olmadığımı fark ediyorum. zaman benden bağımsız. kendi zamanım benden kopuk. bana ait bir zaman yokmuş gibi. otobüse binme saati geldiğinde biniyorum. son durağa geldiğinde iniyorum. aradaki zaman yok. nasıl yaşandı belli değil. kitap okuyorum. başı ve sonu arasındaki zaman beynimde silik,belirsiz. metroda yürüyorum. merdivenleri indiğim an ile metroya kadar yürüdüğüm an belirsiz. sanki her yaşadığım an bir başlangıç ve bir sondan ibaret. kendi anım benden öte.


21 Aralık 2012 Cuma

matmazel julie.

Eğer oyun bitiminde sessiz kalmayı tercih ediyorsanız, söyleyecek bir lafınız dahi yoksa ve size "geçmiş olsun" dedirtiyorsa, o oyun kötüdür. Bu sezon işte böyle temsiller izledim ve açıkçası ruhum daraldı. Türkiye'de tiyatro biraz garip icra ediliyor ve algılanıyor zannımca. Tiyatro yapanı da bir garip, seyredeni de...
Fakat sezon başından beri beklediğim, sahnede nasıl hayat bulur diye merak ettiğim bir oyun var ki, işte o oyun August Strindberg'in "Matmazel Julie"si. Tiyatro Boyalı Kuş bu oyunu yapacağını duyurduğu andan itibaren nasıl olacak diye çok merek ettim, çok heyecanlandım. Ve gerçekten de bu sezonun en iyi işi, ruha en iyi gelen oyunu. Gidilesi izlenilesi...

Künye
Yazan: August Strindberg
Çeviren: Rüstem Ertuğ Altınay
Reji: Jale Karabekir
Koreografi: Gökmen Kasabalı
Oynayanlar: Yeşim Koçak, Mehmet Aslan, Asiye Dinçsoy

İşte Ocak 2013 tarihleri:
4-12-18-22 Ocak saat 20.30'da Sahne Cihangir'de.
Rezervasyon ve bilgi için 0212 245 21 09

Ayrıca metnin yeni çevirisi Agora kitaplığından çıkmış bulunmakta.


 http://www.hurriyet.com.tr/keyif/22167556.asp


7 Ekim 2012 Pazar

küçük keşifler.


Cumartesi. Ekim ayındayız. Hava sıcak. Hava çok bunaltıcı. İstiklal Caddesi kalabalık. Arka sokaklardan gidiyoruz Tepebaşı'na. Beyoğlu Sahaf Festivali de kalabalık. Kitap almaya niyetim yok, kalabalığı gördükten sonra hafta içi gelmek gerek diyoruz. Fakat o anda gözüme bir şeyler ilişiveriyor. Girişte sağdaki ilk dükkanda ilk önce "Entreriens avec Eugene Ionesco" ve "Odeon Theatre de France-Jean-Louis Barrault" kitaplarını görüyorum, mest oluyorum. Daha sonra dükkanın içine girince delicesine mutlu oluyorum. Martin Esslin'in 1961 yılında İngilizce kaleme aldığı, şu anda Türkçe'sinin dahi basılmadığı, Fransızca'ya çevrilen ilk basımını "Theatre de L'Absurde" şaheserini buluyorum. Saygıdeğer bir Devlet Tiyatroları yönetmenin elinden çıkmış, sahafa gelmiş. Biri dönemin Absürd tiyatro yazarı, biri bu oyunları yönetmiş, diğeri de kuramını yazmış. Aman kimse almasın diye elimde tutuyorum kitapları, çocuksu bir sevinçle. Güzel bir fiyat teklifin ardından günü şahane kapatıyorum. 


7 Eylül 2012 Cuma

küçük mutluluklar dükkanı.


Galata'da küçük mutlulukları yakalayabileceğiniz bir "harikalar dükkanı". Galata Kuledibi yakınlarında iki yıl önce kurulan bu dükkan 55 genç tasarımcının ürünleri hem sergiliyor hem de satıyor. Kolektif bir oluşum gibi diyebiliriz. Dükkan küçük ama içeri girdiğinizde detaylarda kaybolabilirsiniz. Hem farklı, hem sıcak ve samimi bir dükkan. Her şeyi satın almak hissi uyandırdığı için bağımlılık yapabilir diye düşünüyorum. Bu arada, size "müşteri" gözüyle bakılmadığı için çok rahat hissedebileceğiniz, Beyoğlu'nın kalabalığından kaçıp kafa dağıtabileceğiniz, hayallere dalabileceğiniz bir dükkan... Üstelik bir bardak çay ikramı eşliğinde dükkan sahibiyle güzel bir sohbet de edebilirsiniz...


Harikalar Dükkanı, Tünel-Galata Kulesi arasında Galipdede Caddesi Şahkulu Mah. Tımarcı Sokak No:5A'da. 


12 Temmuz 2012 Perşembe

evlilik kursu.

Seks bir tabu olarak kabul edildiği sürece, insanlar azgın, öfkeli, kindar, bağnaz, öldürmeye can atan, yıkıp yok eden, yağmalayan kitleler haline getiriliyorlar. Bu işin içinde siyası bir çıkar var elbet! Bu "hareketin" ürünlerini somut olarak görüyoruz her yerde: kitlelerin en kolay ulaşabildiği yazılı ve görsel medyada, tecavüz ve ölü kadın bedeni haberleri, gazetelerin arka sayfalarındaki çıplak kadın fotoğrafları, reklamlardaki ürünlerin pazarlamasının kadın/erkek bedeni üzerinden yapılması ve hatta Hilal Cebeci'nin "meme hareketi" ve Doğuş'un "saksı eylemi", Sibel Üresin gibi kişiler...

Cinsel güdülere uygulanan baskı belki ilk ve "ölümcül" bir sorun değil ama temel sorun olduğu kesin. Gerçi "ölümcül" oluyor genellikle. Denklem çok basit. Seks yoksa, biriken enerji açığa çıkamadıkça şiddete dönüşüyor. George Orwell da "1984"de bu denklemi kaç yıl önce çözmüş, işte kitaptan bir alıntı:

"Aşk yaparken enerji harcıyorsun, sonra kendini huzurlu hissediyorsun ve her şey sana vız geliyor. İşte kendini böyle hissetmene dayanamıyorlar. Her zaman enerjiyle dolup taşmanı istiyorlar. Tüm geçit törenleri, tüm bağırıp çağırmalar, bayrak sallamalar hep kokuşmuş cinsellik. Mutlu olsan, Büyük Birader,  Üç Yıllık Kalkınma Planları, İki Dakikalık Nefret ve öteki saçmalıklar için coşkulanmana gerek var mı?" (s.120, Can Yayınları)

Bu tespit, ne ilginçtir ki kadın kahraman Julia'dan geliyor. Çünkü "Büyük Birader"in tüm yasaklamalarına rağmen cinselliğini seçiyor, dolayısıyla özgürlüğünü de...

Şöyle devam ediyor kitap:

"Doğru söylüyor, diye düşündü Winston. İffet ve siyasal bağnazlık arasında doğrudan bir bağlantı vardı. Bir içgüdüyü bastırmadan ve bu yolla onu etken güç haline dönüştürmeden, Parti'nin üyelerinden beklediği korku, nefret, körü körüne inanç, nasıl istenilen düzeyde tutulabilirdi? Cinsel güdüler Parti için tehlikeliydi ve Parti, bu güdüleri, kendi yararına kullanıyordu. Aynı oyunu analık içgüdüsü için de kullanıyordu. Aileyi ortadan kaldırmak olanaksızdı. Bu nedenle, anne ve babaların eskisi gibi çocuklarına düşkün olmaları sağlanıyordu. Bir yandan da çocuklar sistematik bir biçimde, anne ve babalarına karşı yetiştiriliyorlar..."

Cinsel güdülerimiz "devlet" için tehlikeli olduğundan kadın bakanlığı oldu aile bakanlığı. Bu noktada evlilik kursları ve evlilik programları devreye giriyor, çünkü öğretiler cinselliği ancak evlilik "kurumu" bünyesinde icra edilebilir kılıyor. "Küçük yaşta kızlar evlenmesin" deniliyor fakat lise çağında evliliğe izin veriliyor. Ve cinselliğe görev yükleniyor: çocuk yapmak. Sistematik çalışmak gerekiyor çünkü "en az 3 çocuk yapın" mesajları veriliyor.

Eeee yazdık yazdık, o kadar tespitte bulunduk ama en zoru da bitirmek. Kısadan hisseyle değil tabi ki...Nasıl biter ki bu saçmalık? "Kürtaj bu ülkeye yapılan bir komplodur" söyleminden sonra yaşama haklarımız yasaklanmadan bir yerlere not düşeyim dedim.


12 Haziran 2012 Salı

devlet elini bedenimden çek!


BAŞBAKANIN VE HÜKÜMETİN TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİ, KADIN BEDENİNİ, DOĞURGANLIĞINI VE CİNSELLİĞİNİ HEDEF ALAN POLİTİKALARINA SONUNA KADAR HAYIR DİYORUZ!

Kürtajı yasaklamak için başlatılan sürecin DERHAL durdurulmasını talep ediyoruz!
Kürtajın yasaklanması veya süre ve koşullarının daha da daraltılması:
  • kadınların sağlık ve yaşam haklarının ihlalidir!
  • kadınların cinsel ve doğurganlık sağlıkları ve hakları ile ilgili karar verme haklarının ellerinden alınmasıdır!
  • kadınların eşit bireyler olarak görülmediği süregelen muhafazakar zihniyetin bir başka tezahürüdür!
Kürtajın yasaklanmasına dair çalışmaların bir süredir planlandığı, Başbakan'ın Mayıs ayının son haftasındaki demeçleriyle ortaya çıktı. Hiçbir bilimsel veriye dayanmayan bu vahim girişim dünya deneyiminin de gösterdiği gibi kürtaj oranlarını düşürmeyeceği gibi, güvensiz koşullarda kürtaja yol açıp kadın ölümlerini artıracaktır.
KÜRTAJ DEĞİL, ESAS KÜRTAJIN YASAKLANMASI CİNAYETTİR!
KADINLARIN ÖZGÜR TERCİHİYLE YAPILAN GÜVENLİ KÜRTAJ YAŞAM HAKKIDIR; KISITLANAMAZ, YASAKLANAMAZ!
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, güvenli olmayan koşullarda yapılan düşükler nedeniyle her yıl dünya çapında on binlerce kadın hayatını kaybetmektedir. Türkiye'de istenmeyen gebeliklerin istemli olarak sonlandırılmasına yasal olanak sağlanması anne ölüm hızının düşmesine katkı sağlamış ve bu oran 1970'lerden 2000'lerin ortalarına, 100 bin canlı doğumda 250'den 28'e düşmüştür. Kürtajın Türkiye'de arttığı yönünde hiçbir veri yoktur; tam tersine 1993'te 100 gebelikten 18'i kürtajla sonuçlanırken, bu oran 2008'de yüzde 10'lara gerilemiştir. 1994 ile 2011 yılları arasında 26 ülke kürtaj ile ilgili engelleri kaldırmaya yönelik adımlar atmışken, Türkiye'de yasaklanması veya kısıtlanması kabul edilemez. Güvenli kürtaj hakkının kullanımını sadece tıbbi zorunluluk ve tecavüz durumlarıyla kısıtlamak, kadınların temel bedensel ve cinsel haklarını marjinalleştirmekte ve hakkın kullanımını mecburiyet koşullarına indirgemektedir.
Ücretsiz, kolay erişilebilen, yüksek standartlardaki doğum kontrol yöntemlerini teşvik etmek yerine kürtajın kısıtlanarak ya da yasaklanarak kadınların sağlık ve yaşama hakkının riske atılmasına karşı çıkıyoruz. Kürtaj bir seçim özgürlüğü olduğu kadar aynı zamanda sosyal bir hak olarak da yaşamsaldır. Çünkü kadınlar için özgür, ücretsiz, ulaşılabilir, güvenli, yasal bir kürtaj hakkı aynı zamanda yaşam hakkıdır. Asıl cinayet kadınları hayatlarını riske atacak tehlikelere zorlamaktır.
GÜVENLİ KÜRTAJ HAKKI, KADINLARIN KENDİ BEDENLERİ ve DOĞURGANLIKLARI ÜZERİNDE KARAR VERME HAKKININ VAZGEÇİLMEZ BİR PARÇASIDIR!
Kişinin kendi bedeni üzerindeki kontrol ve güvenli kürtaja erişimi de içeren cinsel sağlık ve üreme sağlığı haklarının kısıtlanması temel insan haklarının ve kadının insan haklarının açıkça ihlalidir. Türkiye, hem kendi mevzuatı hem de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler uyarınca, cinsel ve üreme sağlığı hakları konusunda yeterli ve kapsamlı hizmetler sunmak ve bu hizmetleri erişilebilir kılmakla yükümlüdür. Türkiye'de çocuk yaşta evlilikler, zorla evlendirmeler, kadın cinayetleri, tecavüzler, kadın cinselliği üzerinde oluşturulan ahlaki baskı mekanizmaları normalleştirilmiştir. Doğum kontrol sorumluluğu temel olarak kadınlara yüklenmiştir. Ancak kadınların ücretsiz doğum kontrol araçlarına kolayca erişemediği, en yaygın doğum kontrol yönteminin geri çekme olduğu, kadın istihdamının düşmeye devam ettiği ve kadın yoksulluğunun hızla arttığı bir ülkede kadınların gebeliğini isteyerek sonlandırma hakkını kısıtlamak veya yasaklamak kadınları tehlikeli koşullarda kürtaja sürükleyecek açık bir ayrımcılıktır.
MİLİTARİST, AYRIMCI SÖYLEM ve UYGULAMALARLA İNSAN HAKLARINA SALDIRILMASINA İZİN VERMEYECEĞİZ!
Başbakan "Her kürtaj bir Uludere'dir" diyerek, kadınların bedensel haklarını yaşama geçirmeleri ile bombalı bir saldırıyla insanların öldürülmesini eş tutmuştur. Bu ayrıca Kürtlerin ve kadınların insan haklarını tartışmaya açan ayrımcı ve militarist bir açıklamadır; oysa devletin birincil görevi tüm vatandaşlarının insanca yaşamalarını sağlamak, eşitlik, hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.
Türkiye'nin taraf olmakla övündüğü Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'nin 16.1.e maddesine göre "kadınlar çocukların sayısına ve dünyaya getirilme zamanına serbestçe ve makulce karar verme hakkına sahiptir". Kürtajın yasaklanması yönünde hükümetin bu girişimi kadınların kendi bedenleri üzerinde tasarruf hakkını yok sayan, kadınların birincil varlık sebebini soyun üremesi olarak gören, neo-liberal nüfus politikalarını kadın bedeni üzerinden kurgulayan süregelen kadın düşmanı zihniyetin bir başka ürünüdür.
Böylesi bir karar milyonlarca kadının yaşam hakkının ve kadın, erkek ve çocukların insan onuruna yaraşır bir yaşam sürme haklarının açık bir ihlali anlamına gelir.
Biz imzacı örgütler olarak, kürtajı yasaklamak için başlatılan sürecin ve Başbakan ve Hükümetin kadın bedenini hedef alan siyasetinin DERHAL durdurulmasını talep ediyoruz!

8 Haziran 2012 Cuma

insan görünümlü yıkıcı için alıntı.

"Teknoloji çağının isimsizler dünyasında bireyin önemsiz, yalnız ve değersiz olması, insanın en önemli sorunudur. Bu durum pazar ilişkileri içinde kategorize edilerek "şey"leştirilen insanı, sevgi ve özgüven duygularından yoksun bırakmanın anlatımdır. Bireyselleştirmenin yansımaları olan özerklik ve üretkenlik, insanın tüm gerçekliği ile yaşama etkin bir biçimde katılmasını tanımlar. Ancak bugün toplumda egemen olan ilişki türü, sahte benlerin toplamı olan benşey ilişkileridir. Çünkü çağdaş toplumun özü maksimum üretim, sınırsız bencillik ve kardır. İnsanın böyle bir toplumda kurtuluşu da maksimum maddesel başarısına başka bir deyişle, makinenin bir dişlisi olabilme becerisine bağlıdır."

(Erich Fromm'un düşüncelerine ait bir alıntıdır.)

31 Mayıs 2012 Perşembe

Sisyphos

"Sisyphos'u dağın eteğinde bırakıyorum! Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Ama Sisyphos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün sadıklığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan böyle, efendisiz olan bu evren ona ne kısır görünür, ne de değersiz. Bu taşın ufacık parçalarının her biri, bu karanlık dağın her madensel parıltısı, tek başına bir dünya oluşturur. Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisyphos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir." der Albert Camus.

Bu günlerde "torpil,haksızlık,adaletsizlik" gibi sözcükleri o kadar çok duyuyorum ki. Üstelik bizzat kendim de yaşıyorum.
Şu soru geliyor aklıma, yapılan bu haksızlıklar sizi sevdiğiniz, yapmak istediğiniz işten soğutur mu, yıldırır mı, yoksa sizi daha mı mücadeleci yapar?
Bazı insanlar şanslıdır, veya şanslarını kendileri yaratır. Fakat ne kadar adil bir kazanımdır bu, tartışılır. Ailesi, eşi, dostu yüksek mevkidedir, tanınmıştır; işte o kişi işi kapar. Yaşam mücadelesi verdiğimiz sürece hep bu durumla karşılaştık, karşılaşıyoruz... Torpil her yerde, her alanda...
Aslında sorduğum sorunun cevabı yok. Sadece yıllar içinde törpüleniyorsunuz. Belki de yılmayı bile tercih edebilirsiniz.
Her yer kurt kapanı gibi. Kim nereyi kaparsa, kim nereye kapağı atarsa. Birey olmaktan öte, "benci"liktir bu. Çünkü bu bir yarıştır. Sen kuyrukta beklersin,fakat biri arkadan gelir senin emeğini hiçe sayarak işini önce halletmek için atılır öne. İşini senden önce halleder, senden önce ulaşır, senden önce işe alınır. Çünkü düzen bunu gerektirir, düzenin ta kendisidir ona bu hakkı veren.

Albert Camus, Sisyphos'u yazdığı yıllarda belki de dünya savaşlarına şahit olmuş, yaşam umudu tükenmiş insanlığa bu "uyumsuz" durumun içinde Sisyphos inançlılığında hayatta kalmayı öğütlüyordu.
Peki ya şimdi, hak-hukukun işlemediği,kanunların sadece yazılı metinlerde kaldığı,adaletin ideolojilere hizmet ettiği bir dünyada hayatta kalmak için hangi inanca sığınmamız gerekiyor?

Bir "insan" olarak, bu ülkedeki geleceğimden endişeliyim...

12 Nisan 2012 Perşembe

video: people are strange.

Bob Dylan - Things Have Changed...

"12 Eylül yargılanıyor, bugün itibariyle gördük ki yakında 28 Şubat da yargılanmaya başlanacak... peki ya onca insanın suçunun ne olduğunu bilmeden "günlerce" tutuklu kalmaları, delillerin hiçe sayılması hangi mantığa sığar, bu hukuk mu siyaset mi?... Bir yandan iyi bir şey yaparak övünmeler böbürlenmeler, öte yandan görmezden gelinenler, üzeri kapatılanlar, kimseye aldırmadan değişen eğitim sistemi, bir intikam uğruna..ileri demokrasi şekilciliği".... diyeceğim ama demiyorum!

"sorun yoksa problem de yoktur", gibi anlamsız olduğunu sonradan idrak ettiğim bir cümle kurmuş olabilirim, evet.

kedi ve çocuk.

Andy Prokh




hoş, eğlenceli,mizahi yönü olan bir fotoğrafçının işlerine rastladım. Çocuk ve kedi kompozisyonlarına bayıldım.
kaynak: http://photo.net/photodb/folder?folder_id=1021689

30 Mart 2012 Cuma

video: oi va voi- everytime



Bu şarkı için ne diyebilirim ki, harika tek kelimeyle. Bridgette Amofah ve Stephen Levi, sesleri muhteşem.Aşk'ı anımsatan, içinde aşk olan bir şarkı.

27 Mart 2012 Salı

27 mart dünya tiyatro günü

   

Bu güzel günde, 2009 yılında hayatını kaybeden tiyatro insanı Augusto Boal'in Dünya Tiyatro Günü Bildirisini paylaşmak istiyorum. Şimdi siz de sokağa çıkın ve devam etmekte olan bu etkinliğe katılın.... 

Jana Sanskriti topluluğu


"Bütün insan toplulukları özel vesilelerle etkinlikte bulunurlar ve günlük hayatları içinde seyirliktirler. Sosyal örgütlenme bakımından da böyledirler ve şimdi burada izlemeye geldiğinize benzer etkinlikler üretirler.

Farkında olmasak bile insan ilişkileri teatraldir; mekân kullanımı, vücut dili, sözcüklerin seçimi, ses tonları, duygu ve düşüncelerin çatışması sahnede kullandığımız her şey yaşantımızda da vardır: insanın özü tiyatrodur.

Düğünler, cenazeler birer etkinliktir fakat aynı zamanda son derece aşina olduğumuz için farkında olmadığımız günlük ritüellerdir. Resmi bir devlet töreni, fakat aynı zamanda bir sabah kahvesi, günaydınlaşmak, ürkek aşklar, tutkuların büyük fırtınaları, bir senato toplantısı, diplomatik bir görüşme, hepsi tiyatrodur.
Sanatımızın temel amaçlarından biri, seyircilerin oyuncu da olduğu dünya sahnesinde insanları günlük hayatın etkinliklerine karşı duyarlı kılmaktır. Hepimiz oyuncuyuz; tiyatro yaparak, bakmaya alışkın olmadığımız için göremediğimiz, aslında aşikâr olan şeyleri görmeyi öğreniriz. Kanıksanmış olan şey görünmez olur; tiyatro yaparak günlük hayatın sahnesini aydınlatırız.
Geçtiğimiz Eylül teatral bir oyunla şaşkına döndük: Uzak ve yabancı diyarlarda ortaya çıkan savaşlara, soykırımlara, katliamlara ve elbette işkencelere rağmen güvenli bir dünyada yaşadığını düşünen ve saygıdeğer bir bankaya ya da güvenilir bir borsa simsarına yatırdığı parasıyla güvenlik içinde yaşayan bizler bu paranın aslında var olmadığını ve bunun kendileri hiç de sanal olmayan, üstelik ne güvenilir ne de saygıdeğer olan bazı ekonomistlerin kötü bir icadı olduğunu öğrendik. Tüm bunlar kimilerinin çok kazandığı, bazılarınınsa her şeyini yitirdiği karanlık bir öyküden, kötü bir tiyatro oyunundan başka bir şey değilmiş. Ve onların kararlarının kurbanı olan biz seyirciler balkonun en arka sırasında oturuyormuşuz.
Yirmi yıl önce Rio de Janeiro’da Racine’nin Phedra’sını sahneliyordum. Sahne ekipmanı zayıftı; yerlerde inek derileri, etrafta bambular. Her gösterimden önce oyuncularıma şunu söylemeyi adet edinmiştim: Gün be gün uğraşarak yarattığımız kurmaca bitti. Bambulara ulaştığınızda hiç birinizin yalan söyleme hakkı olmayacak. Tiyatro gizli hakikattir.
Etrafımıza baktığımızda tüm toplumların, etnik grupların, sınıfların ve kastların içinde ezen ve ezilenleri görürüz, adaletsiz ve merhametsiz bir dünya görürüz. Başka bir dünya yaratmak zorundayız çünkü bunun mümkün olduğunu biliyoruz. Fakat hem sahnede hem de hayatımızda oynayarak bu dünyayı kurmak bizim elimizde.
Az sonra başlayacak etkinliğe katılın, eve döndüğünüzde arkadaşlarınızla kendi oyunlarınızı oynayın ve daha önce göremediğiniz apaçık olana şeye bakın: Tiyatro sadece bir etkinlik değildir, bir yaşam biçimidir.
Hepimiz oyuncuyuz: vatandaş olmak bir toplumun içinde yaşamak değil onu değiştirmektir." 
                                                                    
Augusto Boal